(◠‿・)—☆
Bu website benim için büyük, dünya için küçük bir adım.
Merhaba, ben Akif. Araştırmayı, cüretkâr olmayı, öğrenmeyi ve keşfettiklerimi paylaşmayı seviyorum. Hayatta daima "Gerçeği, Netliği ve Hikâyeyi" ön planda tuttum. Her yeni bilgi, her yeni deneyim benim için bir sonraki adımın temelini oluşturdu. Bu sitede yazılım ile olan dostluğumu, sanatımı ve bilgeliğimi hiçbir ücret talep etmeden sunuyorum. Amacım, paylaşarak içimdekileri yaşatmak ve aşarak gelişmektir. Keşke çevremdeki çoğu insan da buna sadece eşlik edebilseydi. Anlaşılan müziği duyan da ona eşlik eden de tek benim.
Sweet Heat Lightning - Gregory Alan Isakov
Jacob and the Stone - Emile Mosseri
Shaun Tan, Avustralyalı bir sanatçıdır. Bu resmi, türkçeye “Asla Neden Diye Sorma” olarak çevrilmiş olan kitabı için yapmıştır. Sanatçı bir açıklama yapmadığı için kimse tam olarak resmin ne ifade ettiğini bilmiyor; fakat insanlar kendilerince tahminlerde bulunuyor. Sence bu resim ne anlatıyor? Benim yorumlamamı okumadan önce kendi fikrini belirlemeni istiyorum. Acele etme.
İstismarcılar genelde dışarıdan iyi ya da sorunsuz insanlarmış gibi
görünebilirler. Tehditkar bir tavşan figürü bu tezatlığı vurguluyor.
Kırmızı, kan ve tehlike rengi olarak bilinir. Sanatçı, doğada genelde
tehlikesiz görünen bu hayvana, bilinenin aksine bir kimlik yüklemiş.
Aslında tavşanlar, ironiktir ki sters, açlık gibi durumlarda yavrularını
öldürebilir yada yiyebilirler.
Resimde, kırmızı tavşandan saklanan iki çocuk var. Büyük çocuğun kıyafet
rengi duvar ile uyumlu, yani saklanmada iyi; bu, tehdit ile başa çıkmayı
öğrendiğini gösteriyor. Küçük çocuğun kıyafet rengi ise kırmızıya yakın
bir sıcak ton; bu hata'ya daha açık olduğunu simgeliyor. Kırmızı çorap
ise hata'yı temsil ediyor. Görünüşe göre küçük çocuk kırmızı çorabı ipte
unuttu ve İstismarcı bunu fark etti. İlginçtir ki, tıpkı gerçek hayatta
olduğu gibi, istismarcılar da kendi hatalarını görmezler. İroniktir ki
resimdeki tavşan da tamamen kırmızı ama kendi hatalarını, kusurlarını
görmekten aciz.
Tavşan bir avcı gibi çoraba bakışlarını dikmiş, gözlerinde hayvani bir
vahşet var. Çocuklar dehşet içinde, sessizce saklanıyorlar. Dikkat çeken
bir diğer unsur ise karga. Karga sopanın yanında duruyor; sopayı alıp
çocuklara sürükleyebilirdi ya da tavşan görmeden önce çorabı alıp
uçabilirdi. Ama bunu yapmıyor; sadece izliyor. Bu, istismara şahitlik
edip, farkında olup, sesini çıkarmayan toplum, ebeveyn gibi kişileri
temsil ediyor. Daha ilginç olan ise karganın sanki kaosu bekliyor
olması; tıpkı toksit, dengesiz kişilerin amaçsız ve kazançsız
saldırıları gibi ya da eskiden savaş sonrası ölülerin leşlerini yemek
için bekleyen kargalar gibi.
Sopa ile çocuklar arasındaki uzaklık, çocukların güçsüzlüğüne ve
kendilerini savunamayacaklarına dikkat çekiyor. Duvarlar yüksek, izole
durumu temsil ediyor; yardım gelmeyeceği ve kaçışın mümkün olmadığı
hissini veriyor. Dışarıya baktığımızda ise kırmızı tavşanın tuttuğu bir
yol ve kızıl binalar görülüyor; hayat belirtisi yok. Bu, umudun
olmayışını, yardımın gelmeyeceğini simgeliyor. Hem dışarıda hem de
bahçede hiçbir yeşillik, çiçek veya bitki yok; sanki yaşam yokmuş gibi
bir kuraklık ve çoraklık söz konusu. Bu durum, çocukların kötü şartlar
altında sıkışıp kalmasını ve hayatlarının tüketilmesini, yok edilmesini
tasvir ediyor.
Tek bir resimde ne çok anlatı var, ne çok hikaye. İşte sanat budur ve
sanat bu işe yarar... Anlatmak. Sanat hayatın içinden bir şeyler
anlattığında, dokunduğunda hayata, insanın da içine dokunur. Yaşamış
olan zihin; bilir, anlar. Resimde kaybolur. Bir kez daha yaşar, bir kez
daha bilir. Ama bu sefer öğrenir, fark eder ve yanlız olmadığını anlar.
Bu benim tablolara ilgi duymamı sağlayan ilk tablo idi. Bu sebeple yeri
ayrıdır. Kırmızı tavşanlara dikkat edin!
Arnold Böcklin, İsviçreli bir sanatçıdır. Genelde otoportreler sanatçıya
odaklanır. Böcklin basitçe aynaya bakarak gördüklerini tekrarlamak
yerine, ölen 5 çocuğunun yarattığı etki ile de anlaşılır olacaktır ki
otoportresinde ölümlülüğü vurguluyor.
Tabloda ki iskeletin ismi ölüm ve bir keman çalıyor. Adam ise Ressam'ın
kendisi. Elindeki fırça ve palete rağmen aklı başka yerde. Ölümün
çaldığı parçayı dinliyor. Çünkü insan hayatı bir açıdan müziğe benzer.
Yükselişleri, inişleri, kendine has bir ritmi ve nakaratı vardır. Bir
müzik sona yaklaştığında öncesinden hissederiz ya, işte insan bazen
kendi hayatının bir sona yaklaştığını hisseder. Tıpkı Ressam'ın birazdan
müziğin biteceğini sezmesi gibi. Ressam izleyiciye bakmaktan çok, adeta
ensesinde hissetiği ölümün müziğine odaklanmış. Ölümün kaşı gözü yok.
Ama o kemiklerin arasından sızan mimikleri var. Ürkütücü bir şekilde
sırıtıyor. Çünkü bir hevesle Ressam'ın canını almayı bekliyor. Ressam bu
yüzden tedirgin. Ama ölüm önce parçasını bitirecek. Fakat kemana dikkat
edin. Neredeyse tüm telleri kopmuş, sadece tek bir teli kalmış. Belki de
müzik bitmeden o tek tel kopmuş olacak. Ölümün, müziğin bitişini
beklemesine gerek bile kalmayacak.
Ben derim ki dostlarım: Kaderin ne getireceğini kestirmek çok zor. Neyi
alacağını ve vereceğini bilemiyor insan. O sebeple her an son gün gibi
bir farkındalık ile yaşamalı. Çünkü elbet göz açıp kapayınca ölümle yüz
yüze gelecek insan. O gün gelecek. Bir gün son kez sevdiğin yemeği
yiyecek, son kez sevdiğin müziği dinleyecek, son kez sevdiğin insanı
görecek ve sarılacaksın. Son kez güzel bir manzaraya bakacak, son kez
sıradan gelen ama hoş şeyleri yapacaksın. Ölüm yaklaşınca artık sıradan
olmayacaklar. Bu sebeple sakın pişmanlıklar biriktirme. Cesur ol,
başarısız ol ama keşke deme. Her anın kıymetini bil, o anı hissetmeye
çalış. Çünkü her yaş, her mevsim, her öğrendiğin ve değiştiğin sen ile
her an aslında tek ve özeldir. Elimizden geldiği kadar çabalamak, daha
fazlası ve güzel yapmak hayatı, insan için tek amaçtır. Hayatın ve
evrenin bir anlamı yok. Ama insan kendine bir amaç seçebilir. Bir gün
ölünce her şey yok olacak; tüm anılar, tüm ilişkiler, tüm para, tüm
deneyim ve bilgi, tüm sırlar, tüm değerler yok olacak. Tamamen herkesce
bir gün adı ve yaşamı, anıları unutulacak insanın. Hiç yaşamamış gibi
yok olacak insan. Sonsuza kadar. O sebeple hayatı nasıl yaşamak
istediğinize ve kim olmak istediğinize karar verin. Boşa harcamayın.
Rüzgarda savrulan bir yaprak gibi savrulup, çürümeyin. İnşa edin.
Mücadele edin. Maceralarınız olsun. Yaşadım demek ne kadar önemli...
Hüzünlü, üzgün, mutlu, sıcak, komik, zorlu, şaşırtıcı, sıradışı, her an
hayat. Her hali ile yaşa. Olduğu gibi kucakla ve şekillendir. Kolay
değil... Ne zaman oldu ki. Ama hayat işete... Bu bir görev değil.
Elimizden geleni yapacağız, yaptık. İyi bir hikaye yazacağız. Onu daha
iyi yapacağız. Daha güzel, daha fazlası...
Tablonun merkezinde Mihály Dobozi ve eşi var. Erkek, düşmanı izliyor ve
kadını korumak için hazır; elinde bir bıçak ve de saldırı veya savunma
pozisyonunda. Kadın, toprağa daha yakın duruyor, erkeğe yaslanmış ve
ölümü kabul etmiş; kontrol tamamen erkeğin elinde. Erkek, cesaretini
toplayıp, hüzünlü sorumluğunu yerine getirmeye çalışırken, vücut
şeklinden çaresizce veda niteliğinde bir zaman kazanma çabasında olduğu
da göze çarpıyor. Bu ölüm, savaşın acımasız gerçekliği gereği, kadının
tecavüze uğramasını önlemek amacıyla Dobozi tarafından gerçekleştirilmek
zorunda. Aşşağılanmış ve acı dolu bir ömürdense (yada hemen orada
tecavüzden sonra katledilebilir), onurlu bir ölüm tek kurtuluş, tek
seçenek. Zeminde bir ölü hayvan var; bu, savaşın kimseye acımadığını ve
ölümün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Arka planda Osmanlı askeri elini
kaldırmış, her şeye sahip olmak için, işleyen zaman gibi kaçınılmaz ve
durdurulamaz bir son için yaklaşıyor. Figürler öne çıkarılmış,
ışık-gölge kullanımı sahneyi belirginleştiriyor; renk paleti koyu toprak
tonları, dramatik ve sert bir atmosfer yaratıyor ve adeta toprağın
duygusuz ve kaçınılmaz ölümle ilişkisini hissettiriyor. Tüm öğeler,
hayatın gerçekliğini, kaosunu ve ölümün kaçınılmazlığını sert bir
şekilde ortaya koyuyor.
Düşünsenize en sevdiğiniz kişiyi, bizzat kendiniz öldürmek zorundasınız.
Başka hiç bir seçenek yok. Aksi taktirde daha kötüsü olacak. En
sevdiğinizi korumak için, onu kalbinden bıçaklamak zorunda olmak ne
büyük trajedi. Üstelik bu gerçek hayattan bir alıntı, bir kurgu değil.
Bu hayatın içinden bir sahne.
Dobozi, arkasında ki tehdide bakıyor, başka bir seçenek olmalı der gibi
sanki. Birkaç milisaniyeyi de kazanmaya çalışıyor gibi çaresizce. Karısı
göğüsünü açmış kalbinden bıçaklaması için bekliyor... O devirde silah
yoktu. Ölümü yavaş ve acılı olacak. Gerçekten korkunç. Saf çaresizlik.
“Aşırı adalet (yasaya harfiyen bağlılık), en büyük adaletsizliktir.”
Yani yasa veya kurallar, insanın durumunu, merhameti ya da sosyal
adaleti dikkate almadan katı şekilde uygulanırsa, ortaya aslında büyük
bir haksızlık çıkar.
Tabloda öldürülmüş bir çocuğun işaretsiz mezarı etrafında yetkililer ve
bir kadını alıkoyan başka bir yetkili var. Kadın evlilik dışı doğan
çocuğunu öldürmüş, fakat sonrasında pişman olup çocuğunun mezarını
yetkililere göstermiş. Bir adam yargılayarak arkasında ki kadına
bakıyor. Fakat eğer çocuk hayatta olsaydı adam kadının ve çocuğun piç
damgası yiyip, dışlanamasını ve zorbalanmasını, toplumun ona değer
vermemesini, çekeceği acıları umursamayacaktı. Yani iki yüzlü,
samimiyetsiz bir yargılama bu. Adaletin, kuralların ve sosyal düzenin,
yargılayıcı bakışlarda bulunma cürretini, küstahlığını göstermesi, ama
sorunun aslında gerçek sorumlusu ve sebebi olması ironik. Toplum, kadını
yargılayıp, hayatını yok etmeye, baskılamaya veya zorlaştırmaya
çalışmasaydı yada adalet bu yargılara ve baskıya karşı kadını koruyacak
olsaydı bu resimde ki iki hayat mahvolmazdı. Toplum sorumlu olduğu
sonucu görmezden gelip, bir de diğer bir kurban olan anneye acı
çektirmek için onu yıllarca hapsedecek. Bu tablonun başlığında “summum
jus, summa injuria” toplumsal ikiyüzlülüğü ve katı yasaların, özellikle
de yoksullar ve korunmasızlar, zayıflar söz konusu olduğunda, adalet
yerine zulüm üretebildiğini temsil ediyor. Kısacası, tablo hem bireysel
trajediyi (çocuğun ölümü ve annenin çaresizliğini), hem de toplumsal
trajediyi (adalet sisteminin ilgisizliğini) gözler önüne seriyor.
Başlığın Çifte Yönü “Summum Jus, Summa Injuria” hem çocuğu hem de anneyi
kapsıyor.
Çocuk için:
En açık trajedi ölümün kendisi. Ama aslında yaşasaydı da hayatı toplumun
damgalamaları yüzünden (piç olarak dışlanarak ve aşşağılanarak yaşamak
zorunda kalamsı) trajedi olacaktı.
Anne için:
Yasalar ve toplumun ahlak anlayışı ona hiçbir çıkış bırakmamış hatta
çaresiz bırakmış. Evlilik dışı çocuk doğurmak, o dönemde kadını
toplumdan dışlayan, iş bulmasını engelleyen, faişe olarak anılmasına yol
açan ve hatta onu fuhşa iten bir damgaydı. Parası olan biri de olmadığı
için yani yoksul ve zayıf biri olduğu için yapacak çok bir seçeneği de
yokmuş. Yani anne de “kurban” aslında; hem sistemin, hem damgalamanın.
Toplumun İkiyüzlülüğü:
Çocuğu öldürdüğü için “kalpsiz canavar” damgası vurmak kolaydır. Ama
tablo, seyirciyi durdurup şunu düşündürüyor: Kadın bunu “isteyerek” mi
yaptı, yoksa toplumun ona biçtiği çaresizlik yüzünden mi bu noktaya
geldi?
Yasa katıdır: cinayet vardır, cezası bellidir. Ama yasa anne ve çocuğun
içine sıkıştığı yapısal sefalet ve damgayı görmezden gelir. İşte tam da
bu noktada başlığın özü devreye girer: “Aşırı yasa, en büyük
adaletsizliktir.”
Görsel Dil:
Ölü çocuk gösterilmiyor. Bu, izleyiciyi doğrudan şok etmekten çok
düşünmeye yönlendiriyor. Ölümün varlığı hissediliyor ama görüntüsü
gizli.
Anne yalnız değil: Ona sokulan köpek, toplumdan dışlansa da “doğal” bir
şefkati temsil ediyor. İnsanların vermediği merhameti hayvan veriyor.
Mekânsal mesafe: Kadın ile suç arasında bir “boşluk” var. Bu da onun
tamamen suçla özdeşleştirilmediğini, başka bir kurban olarak
görülebileceğini işaret ediyor.
Yoruma Açık Noktalar:
Çocuğun doğumu belki rızasız bir ilişkinin sonucu. O durumda kadının
çaresizliği katlanıyor.
Belki suç sonrası pişmanlıkla kendisi teslim oldu. Bu da onun salt bir
“katil” değil, toplumsal düzenin parçaladığı bir birey olduğunu
güçlendiriyor.
Mesajın Evrenselliği:
Tablo sadece 1886’nın toplumsal ahlakını değil, genel olarak katı
yasaların ve sosyal damgalamanın yarattığı çifte trajediyi gösteriyor.
Yasa bireyi “korumak” için vardır ama çoğu kez özellikle zayıf olanı
daha da ezebilir. İşte Cicero’dan (Romalı hukukçu ve yazar) alıntılanan
bu ifade (Summum Jus, Summa Injuria) bu çelişkiye dikkat çekiyor.
Özetle: Resim hem çocuğun ölümünü hem annenin çaresizliğini aynı anda
“kurban” olarak resmediyor. Asıl suçlu yasaların ve toplumun katılığı.
Birçok kez biri geldi bana bulaştı, sorun çıkardı, fakat çevre yada
adalet onu uyarmadı, durdurmadı. Sorun ile tamamen kendi başıma
yüzleşmek zorundaydım. Bu tamamen benim problemimdi. Kimsenin umrunda
değildi. İlginçtir ben karşı saldırıya her geçtiğimde ben uyarıldım,
hatta çevre veya adalet beni cezalandırmaya çalıştı, tehdit etti. Yani
benden tamamen ses çıkarmayıp boyun eğsem ve acı çekmeye, saygısızlığa
izin vermem beklendi.
Huzuru korumak için sessiz kaldım, ta ki kimin huzurunu koruduğumu
fark edene dek.
Toplumun yaptığı yada yapmadığı şeyler ile o kadar kabahati var ki. Bu
bir çok durumda fark edilebilir, tabloda ki durumu birçok duruma
uyarlayabilirim. kadının o üzüntüsünü, çaresizliğini, acısını, utancını,
pişmanlığını, öfkesini, hüznünü, yanlızlığını, kapana kısılmışlığını,
zayıflığını anlıyorum... İnsan sevilmekten çok anlaşılmak istermiş.
Kadın kimesenin onu anlamadığını, hatta denemediğini en derinden
biliyor, hissediyor, yaşıyor...
Perseverance aracı; 2021 yılında Marsa gönderildi ve Nasa iki mikroçiple insanların adlarını başka bir gezegene, Marsa yollanmasına olanak sağladı. Resmi olarak adım başka bir gezegende... Marsta. Orada öylece uzun nesiller boyunca tarihin bir parçası olacak. Bir parçamı uzaya, başka bir gezegene yollamış olmak çılgınca!
Üstelik Perseverance aracı, yani adımı taşıyan Mars aracı dünya dışı ilk yaşam izini buldu!
Marsın ekvator bölgesinde su, kutup bölgelerinde karbondioksit bulutları oldunu biliyor muydun? Hatta karbondioksit karı yağdığını!
Kurumuş nehir ve göl yatakları olduğunu ve hala kutup bölgelerinde özellikle donmuş su barındırdığını? Yada dünyadakinin aksine Mars'ta gün batımlarının mavi gün içi gökyüzünün turuncu olduğunu biliyormuydun? Okulda bunları öğretmediler. Hiç bir şey öğretmediler, sadece iyi bir köle olmak için at yarışndaymış gibi işçi olup başkasını zengin etmemiz için oyaladılar. Meğer eğitim sistemi bundan ibaretmiş; oyalayarak vasıfsızlaştırıp itaatle boyun eğdirmek. Zaten üniversite diploması bir itaat garanti belgesi değil mi? 15 yılım okul ile çöp oldu. Değersiz, eğitimsiz bir çevrede doğdum ve bunun bir bedeli oldu. Yine de kendi kendimi elimden geldiğince eğittim. Daha fazlası için...
Bir gün bir sahabe, çölde ilerlerken bir vaha görmüş. Vahaya doğru ilerlemiş ve oradaki gölden su içmek için yaklaşmış. Tam o sırada yanında bir akrep belirmiş.
Sahabe sormuş: “Limadha anta huna? (Burada ne yapıyorsun?)”
Akrep cevap vermiş: “Sa'ashrab alma'a. La tukhafi. Lan awadhiki. (Ben de su içmeye geldim. Korkma, sokmam seni.)”
Sahabe suyunu içerken akrep gelip onu sokmuş.
Sahabe sormuş: “Neden soktun beni, eyyyyyyyy akrep?”
Akrep cevap vermiş: “E ben akrebim, sokarım.”
Bu da böyle bir hikaye. Tabii zamanla değişmiş, biraz da değiştirilmiş hali.
Dostlarımın beni sevmedindense, düşmanlarımın benden korkmasını tercih ederim.
Her şey, güzellikle halledilemeyecek kadar çirkin.
Herkes veda etmeye değmez. Gidişini anlatmak, kalmaya değer olanlar içindir. Herkes, hikâyenin sonuna yazılmaz.
Doğru kalmak için, bazen sevilen olmaktan vazgeçmen gerekir.
Konuşarak her sorunu çözemezsin.
Hak yoktu, alan kazandı. Hak etmek, güçsüzlerin tesellisidir. Kimse hak ettiğini almaz; alabileceğini alır. Güç varsa, gerekçe gerekmez.
İyi hislere sığınanlar, genelde gerçeğe dayanamaz.
Acıtan gerçek, oyalayan yalandan iyidir.
Aptallığı, hoşgörüyle büyütürsün.
Çoğu insan hissetmez; sadece tepki verir.
Her insan, kendi duygularının sorumluluğunu kendisi almak zorundadır.
Herkes konuşur; ama çok azı bir şey söyler. Herkes aynı şeye bakabilir; ama bazıları görür. Herkes ölecek; ama herkes yaşamayacak.
Yaşamak zorunda kaldığım her zorluk, beni bir bıçak gibi biledi. Beni yerde tutmak için çok daha fazlasına ihtiyaç var.
Kimseyi değiştiremezsin hayatta ve kimse için de değişmemelisin. Kimliğini kaybettiğin an, yaşamını çöpe attın demektir. İstemediğin sürece hiçbir şey için ödün vermeyeceksin. Çünkü gün gelir, verecek hiçbir şeyin kalmaz. Her şeyi sen istediğin için yapacaksın, başkası senden istediği için değil. Ve sen, sen olarak kaldığın sürece, senin yanında olanlar da mutlu olacaktır. Bırak, hayatına eşlik etmek isteyenler gelsin seninle. Yolun bitimine kadar gelmeleri şart değil. Herkesin gidebileceği bir yol vardır. Sen yeter ki yanında yer almayı bil. Ne sen kimse için mecburi istikametsin, ne de bir başkası senin için... Seninle gelmek isteyenleri yanına al. Belki beraber bu hayata daha çok şey katabilirsiniz.
Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında; zorlama kendini. Hayat, rahat ve anlayışlı insanlarla ve hak ettiği gibi yaşandığında güzeldir.
Ve unutma: Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir.
Diziler, filmler ve kitaplar yalnızca birer eğlence aracı değil; aynı zamanda düşünce dünyamızı genişleten, yeni perspektifler kazandıran güçlü anlatım biçimleridir. Her biri, farklı bir bakış açısı ve derinlik sunar. Bu bölümde; etkileyici anlatımı, güçlü karakterleri ve kalıcı iz bırakma gücüyle öne çıkan birkaç dizi, film ve kitabı sizinle paylaşıyorum. Amacım, ilham veren ve üzerine düşünmeye değer eserleri öne çıkarmaktır.
Diziden alıntı: Bilim insanı olmak naif olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar
odaklandık ki, gerçekten ne kadar az kişinin onu bulmamızı istediğini
göremedik.
Fakat, görsek de görmesek de, tercih etsek de etmesek de, gerçek hep
orada.
Gerçek, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi umursamaz.
Hükümetlerimizi umursamaz, ideolojilerimizi, inançlarımızı...
Her zaman pusuda bekler.
Sonunda Çernobil'in hediyesi de bu oldu.
Bir zamanlar, gerçeğin bedelinden korkuyordum.
Şimdi sadece şunu soruyorum: Yalanların bedeli nedir?
Hayatın gizemi çözülmesi gereken bir sorun değil, deneyimlenmesi gereken bir gerçekliktir.
Özgürlük, seçebilmektir.
(Film: A Monster Calls / Şarkı: Keane - Tear Up This Town) Şarkının bir
başka çevirisini yaptım:
Not: Aslında gizem kurt'un iyi bir video editli çevirisi vardı ama
kaldırılmış youtube'dan malesef kendisine de ulaşılamıyor sosyal medyadan.
Bu hüznümü de paylaşmak istedim.